Aslında çoğu film ve dizi senaryolarında kullanılan tanıdık tekniklerin, meraklandırıcı, heyecanlandırıcı, korkutucu, üzücü, sevindirici, şaşırtıcı ve vesaire unsurların, aşktan meşkten, boktan püsürden hadiselerin hepiciğinden harmanlanarak, hesaplı bir tesadüfler zincirinin “güzelce” bağlanmasıyla kotarılmış bir diziydi Lost, şu sıralarda son bölümleri konuşuluyor.
Karanlık çağlardan, antik çağlardan, orta çağlardan, hülasa “bizden” öncesinden bahseden neredeyse her filmin bir bilinmeyeni, bir gizlisi saklısı, bir korkulanı, bir “son rol oyuncusu” olur “yenilecek”. İzlediklerinizi şöyle bir düşünün, bir “canavarı”, bir “şeytanı”, mutlaka uzun kuyruklu bir “ejderi” olmayan kaç tane hikâye hatırlıyorsunuz? Hiç mi masal okumadık?
Lost’un canavarı dumandan bir hortumdu ve en sonunda o da yenilmeliydi bir şekilde, yenildi de. Ama bunun altından oldukça ucuz bir şekilde kalkılmış oldu. Bu kadar uzun soluklu, her biri kırk dakkadan toplamda bilmem kaç saat süren bir dizinin neredeyse iki bölümünde bir görüntüye vereceğiniz bir canavarı planlamak, üretmek kolay bir iş değil, –teknik taraftan biri olarak söyleyebilirim– ucuza halletmişlerdi, kolaylamışlardı, bizler de dizinin “Ohannes” rolündeki oyuncuları olarak ağzımız kapalı izlemiş bulunduk hadiseleri.
devamı da var »