uyuya dalmışım
üstüm açık
şeytan dona kalmış
hayallerim üşümüş
suya salmış düşlerimi
melekler
haber getirmiş
bir masal uzaklardan
denizler gezmiş
ülküm yükselmek
ileri gitmekmiş
Sevan Nişanyan’ın kendi blogu haricinde hiç yayımlanmamış ve Taraf gazetesinden kovulmasına neden olan “Sansür” başlıklı yazısı… Bu olmuş, bitmiş bir hadiseymiş, yeni haberim oldu. Yorumsuz yayımlama niyetindeydim ama şunları da söylemek geçti içimden: devamı da var »
Dilim varmıyor…
Onu bir arkadaşım sayesinde tanıdım; onu ve müziğini, sesini. Sesinin rengindeki tarif edemediğim bir derinlikti, renklilikti, saflıktı, hinlikti, muziplikti, başka başka şeylerdi sevdiğim; duyar duymaz yakalamıştı beni ve bırakmadı, duruyor, yaşıyor halen içimde; dinleye dinleye, duya duya artık ezberim haline gelen seslerle, sesine eşlik eden müzikleriyle. Gücüyle, kabulleriyle, itirazlarıyla, isyanlarıyla. Ben var oldukça yaşamaya devam edecek ve başkaları elbette. Biz olmasak da yaşayacak. Sevgi ölmez ki!
İnsanın, insanların kendinden saydığı şeyler ölmez ki…
Yeni yıl, yeni yol… Hava hoş, görüş mesafesi yüksek. Sigara molalarım var bir tek, dur bakalım diyecek.
“Garage Bach” adını verdiğim müzik albümüme girmeye -sonunda yaptığımı beğenebilmiş olmam anlamında- hak kazanan son çalışma. Albüm de bitti, ben de bittim.
Nasıl bestelenmiş o devirde tüyden kömürden kalemlerle, kağıtlarla, kilise orguyla veya klavsenle, olmadı kafandan, hayalinden süzerek; şimdiki akılla sırrına erilmez. devamı da var »
Bugünlerde gösterilen bir reklam var; bana göre oldukça başarılı bir reklam. Bir doktorun minik oğlu, gururla benimkisi şu dedikten sonra arkadaşına soruyor, “senin baban ne iş yapıyor” diye. Baba mesleğini sıradan bulan minik kız hemen ikinci cümlesinde sözü annesine getiriyor ve yaptığı işleri sıralamaya başlıyor, gözleri sımsıkı ve hayranlıkla. Reklam kesilmeden önce “ayakkabı bağlayıcı” dediğini bile duyabiliyoruz. “Mesleği her ne olursa olsun, annelerin yaptıkları anlatmakla bitirilemez” gibi hepimizin hak verebileceği bir gerçekten yola çıkılmış olması çok iyi bir fikir, diğer oyuncuları ve çocuklar, onların çekimlerinden en iyilerini seçip birbirine ekleyen prodüksiyon… Hepsi mükemmel.
Bu reklamdan esinlenen pek çok yazı çıkması muhtemeldir, ben kendiminkini yazmak istedim bugün. devamı da var »
Demek istediğimi diyebilmem için önce bazı okumalar tavsiye edeceğim. Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün yazıları bunlar; üç gün ardı ardına yayımlanmış köşe yazıları. Okunmalı ki, aşağıda diyeceklerim anlamlandırılabilsin.
3 Nisan, Göbeğini kaşıyan adam
4 Nisan, Yuh yuh o müziği koyana
5 Nisan, Yayın yönetmeni dediğin adam kimdir
Ertuğrul Özkök’ün yukarıdaki ilk yazısında Bekir Coşkun’a atfen bahsettiği “Göbeğini kaşıyan adam” gerçektir; vardır.
Evet, doğrudur; dünyanın her yerinde farklı sıfatlarla vardır. Üçüncü dünya ülkelerini ve nüfus yapısı anlamında göbek kaşıyor olmanın neredeyse tümden normal olduğu ABD’yi sıralama dışı tutarsak, bizde dünyanın başka medeni ülkelerinde olduğundan daha fazla vardır. devamı da var »
aşk iki kişilik teşekkül
ikisi de benden müteşekkil
Lost…
Mikrofonu doğrudan “Telling the Truth” isimli şarkısıyla Hugo Boss’a bırakıyorum.
Budur:
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
Tek Megalight’ın biri bir yönüne diğeri öbür yönüne bakacak şekilde düzenlendi. Yeni açılmış bir yeri tarifen…
Dört buçuk metreye beş buçuk metre civarı, binanın iki katını birden gören “kütüphanevari” bir duvar kağıdı uygulamasıdır. Tuğla görünen yerlere büyük ekran TV’ler asılıdır ve boş raflara denk gelen bölümler kat arasında kalmaktadır. Detay incelemek isterseniz resimlerin üzerine tıklayabilirsiniz ancak açılacak resimlerin yüklenmesi büyüklüğünden dolayı -küçültmeme rağmen- zaman alabilir. Tamamı ve diğer detay görüntüler yazının devamında…
Altın Portakal Film Festivali ile eşzamanlı gerçekleştirilen 4. Uluslararası Avrasya Film Festivali’ne katılan dünyaca ünlü aktör Kevin Spacey’e, coğrafyamız ünlülerinden Tamer Karadağlı’nın düzenlenen bir basın toplantısında sorduğu sorunun anlamını ben o gün bilmiyordum. O gün için gözümde sadece “vay be ne soru sordum” haliyle bunu bilmeyi bir ayrıcalık sayan bir Tamer Karadağlı canlanmıştı ve bundan hoşlanmamıştım. Hatta o hissim, soruya temel teşkil eden filmin ismini bir kenara not etmeme bile engel olmuştu sanırım; gazeteyi bir kenara fırlattığımı hatırlıyorum. devamı da var »


