Günün Sonu
Gecenin ilerleyen saatleri sabaha ulaşmış, günün ilk ışıkları şehrin karanlık ufkunda belirdiği halde, binaların sokaklar boyu yükselen gölgeleri aydınlığın yükselmesini engelliyordu.
Doğa çoktan uyanmış, kuşlar bina boşluklarının kuytularından ayrılmış, ağaçlar gece karanlığının ziftinden sıyrılarak tekrar yeşiline bürünmeye başlamıştı.
Yollar bomboş, vitrin ve reklam ışıklarının renkleri arada sırada şehrin derin sessizliğini yırtan bir otomobil sesine eşlik ediyor, o sesin başlangıcından yavaş yavaş kayboluşuna kadar bir süre sonra şehrin ıssız havası tekrar kendini buluyordu.
Hava nemliydi. Yağmur yağmadığı halde, gökle yer bir olmuş gibi aradaki boşlukta ufak su damlacıkları uçuşmaktaydı.
Günün ışımaya başlamasıyla birlikte ıslak yollara yansıyan ışıklar renklerini kaybededursun, hafiften esen rüzgar, yer yer yola dağılmış minik gölcüklerin yüzeylerine üflüyor, onları titretiyordu.
Evlerin birinde bir çalar saat sesi çınladı. İçeride yarı uykulu bir çift göz saatin zilini durdurmaya çalışan elini izlemekteydi. Elini yataktan ne kadar zor çıkardıysa, o kadar çabuk geriye çekti. Kalkmaya niyeti yok gibiydi ama aniden kendini yatağın dışına atmasıyla üzerine kazağını geçirmesi bir oldu.
Derin bir nefes çekti oturduğu yerden. Akşam nereye savurduğunu hatırlamadığı çoraplarını ararken, dışarı çıkmadan ne yiyebileceğini düşünmeye başlamıştı. Bir karara varamadı. Ne yaptığının farkında olmayan bir tavırla giyindi ve tuvalete girdi. Elini yıkamak için lavaboya eğilirken aynaya baktı, dağınık saçlarını parmakları arasına alarak geriye itti. Gözlerini kısarak yüzünü dikkatlice incelemeye başladı. Hayır, tıraş olmasına gerek yoktu.
Dışarıya çıkarken odaya şöyle bir göz attı. Görmesi gereken hiçbirşey olmadığını idrak edene kadar gözleri bir noktaya kenetlenmiş bir şekilde dalgın birkaç saniye geçirdi. Sonra dışarı çıkmak üzere kapıya yöneldi. Kalın paltosunu aldı sırtına. Evde kendisinden başkası olmadığı halde, kapıyı kapatırken çıkardığı sesin az olmasına özen gösterdi.
Sabahın kesen serinliği, ellerini ceplerine sokmasını söyledi ona. Az önceki miskinliği yerini sanki çok önemli birşey yapmaya koşturan birinin hızlı ve emin attığı adımlara bıraktı.
Yollarda arabalar çoğalmaya başlamıştı. Kaldırımlarda sağa sola koşuşturan insanlara karşın otomobiller henüz çok sakindi. Sanki hızlı geçecek bir yarışa hazırlanır gibi, egzostlarından yeri yalayan dumanlar çıkartarak ıslak cadde üzerinde ağır ağır ilerlemekteydiler.
…
Geceydi. Yatma vakti gelmişti. Her gece yatar uyurdu. Bazen derin bir uyku kucağına alıverirdi hemen onu. Bazen de uyuyamaz, gözlerini kapayıp uyku tutmayan kafasını aldatmaya çalışırdı. İşte o zaman düşünceler takılırdı aklına. Düşünceleriyle cebelleşirdi. Acaba düşünmesi gerekirken uyuduğu için midir ki uyumaya çalışırken düşünüyordu? İşte bir şey daha takılıvermişti aldatmaya çalıştığı kafasına…
Evet, artık uyuyamadığını anlamıştı. Şehri dinledi yattığı yerden. Şu an şehir ne kadar sessizdi? Gündüzleri farketmediği birşeyler duydu o sessizliğin içinde. Bu sesler kendinden geliyordu. Kafasının içindeki çok derin biryerde sanki çanlar çalıyor, değişik sesler ritm tutuyordu. Acaba bunlar damarlarındaki kanın sesi mi diye geçirdi içinden. Çünkü bu sesler, nabız atışına uyuyordu. Küçükken de böyle sesler duyardı. Ama o zaman çok korkar, annesinin anlattığı öykülerdeki o korkunç kahramanların ayak seslerine benzetirdi.
Birden yorgunluğunu farketti. Şehrin derin sessizliğini bile duyamıyordu artık. Kafasındaki düşünceler yitip gitti. Uykuya dalmıştı. Ve gece ilerlemekteydi…
ali riza esin 19 Kasım 2007